İnternet denen ağ sistemi, ilk kez İsviçre’de bulunan Avrupa Nükleer Araştırmalar Merkezi’nde kurulmuştu. Bu merkez kısa adıyla “CERN” olarak bilinir.
CERN’de çalışan bilgisayar programcılarından, Tim Berners Lee, bir bilgisayar dili oluşturmuştu. Bu dile de, Zengin Metin İşaret Dili (Hyper Text Markup Language – HTML) adını vermişti. Amacı, CERN’deki fizikçilerin, araştırma sonuçlarını paylaşabilmeleri idi.
Bunun için de şu ismi kullandı: World Wide Web (WWW) : Dünyaca Yaygın Ağ...
Bu ağın kullanımına 13 Mart 1989 günü başlandı. 1991 yılında da dünya çapında yayına girdi.
Tim Berners Lee, bu buluşundan para kazanmak yerine, herkes tarafından ücretsiz kullanılabilsin diye, bir de W3C vakfını kurdu. İngiltere Kraliçesi ise ona “Sör” (Sir) unvanı verdi.
Eğriler, yanlışlar değil; yazılardır, doğrular da kurallar değil; okumalardır, yorumlardır...
14 Eylül 2010 Salı
11 Eylül 2010 Cumartesi
MAL MÜLK KİME EMANET EDİLİR? TABİİ Kİ HERGELE İLE LİSELİ APOLLOYA...
Mal sözcüğü Türkçeye Arapçadan girmiştir. Arapçada, menkul varlık, davar, zenginlik, servet, gelir anlamları da vardır. Mal’dan türemiş diğer sözcükler şunlar:
mülk (milk), malik, emlak, istimlak, malikane, mamelek, meleke, melik, memleket, memluk, müstemleke, temellük, temlik...
Arapçadan başka Sami dillerinde de benzer sözcükler vardır:
Fenikelilerde Krallara Baal, Bil, Akatçada Milq, Melk ünvanları verilirdi.
Melkart veya Milkqart Fenikelilerin Sur kentinin koruyucu tanrısının adıydı qart, Fenike dilinde kent anlamına gelirdi. (Akatçası qartu)
Makedon kralı İskender, önde gelen Fenike kentleri Arados, Byblon ve Sayda’yı fethettikten sonra, Sur kentini kuşattı. Sur Melikesi koştu ve İskender’e bağlılık bildirdi. Böylece İskender Sur kentini de rahatça fetih topraklarına katacaktı... Ama...
Böyle olmadı.
İskender burayı işgal etmek için bir mendirek inşa ettirdi. Ardından Fenikelilerin direnişleri karşısında kanlı bir saldırı ile burayı sonunda topraklarına kattı.
Neden?
Sur Melikesi, İskender’e bağlılığını belirttiği halde neden böyle oldu?
Sebep, Melkart idi...
İskender, Melikeye Melkart tapınağında kurban sunmak istediğini söylemişti...
Çünkü İskender bir Makedondu ve Makedonlar Herakles’e inanır ona taparlardı. Melkart da Makedonların tanrısı Herakles’in Fenike’deki karşılığıydı. Fenikeliler, Makedonların gücünü görmüş, savaşmayı göze alamamış, biat etmeyi uygun görmüşlerdi. Ama Melkart onların tanrısıydı ve Makedonların, onu, kendi Herakles’leri yerine koymasını asla kabul edemezlerdi...
Bunun için canları pahasına direndiler.
Makendonların kanlı saldırısından kurtulanlar olmuştu: Melkart tapınağına sığınanlar... İskender, tapınağa sığınan herkesin (kral dahil) canını bağışladı ve Fenikelilerin yüzlerce yıllık Sur kenti, bir Makedon kolonisine dönüştü.
Herakles için Fransızlar Hercule (Herkül) derler. Çapkın olduğu kadar kuvvetli bir tanrıdır. Arkadya’nın güzel prensesi Auge (Avge)yi hamile bırakmıştır. Avge, oğlu Telefos’u doğurmuş ama dışlanmış olduğundan, baba topraklarında artık kalamamış ve Bergama’ya sığınmıştır, burada da ölmüştür. Mezarı Bergama’dadır ama yeri bulunamamıştır. Bergama ve yöreleri de eskiden Makedon nüfusun yoğunluklu olduğu yerlerdi. İskender de, Aristo’dan ne öğrenmişse, buralarda öğrenmiştir. Daha Bizans, Bizans olmadan entrika merkezi Atina idi. Aristo, da burada, entrikalar sonucu Yunanlı egemenlerin gözünden düşünce, kafayı dağıtmak için Misya'ya, akrabalarının yanına varır. Misya bugünkü Balıkesir, İzmir taraflarıdır. Makedon kralı Filip de oralardadır. Çağırtır Aristo'yu, ona der ki, "Madem senin kıymetini bilmediler. Hele gel şu benim haşarıyı adam et!". Böylece Aristo, küçük İskender'in özel eğitmeni olur. Öyle ki, İskender onun için "ikinci babam" der. Aristo ona ne öğretmişse mutlaka Doğu bilgileridir; çünkü İskender, büyüyüp de dünyanın tanıdığı "Büyük İskender" olduğunda, gözünü doğrudan doğruya doğuya dikmiş, hırsla hep doğuya saldırmıştır. Aristo ise, öğretmenliğini tamamlayıp, onu, dünyaya bela olmaya hazırladıktan sonra, Atina’da bugünkü Panathinaikos takımının stadının bulunduğu yerin yakınlarında kendi okulunu açar: “Lise”yi kurar. Burada, sonradan Atatürk'ün “sağlam kafa, sağlam vücutta bulunur” diye özetlediği eğitim anlayışı ile dersler verir. Derslerini de ağaçların arasında gezinerek anlatır. Buraya neden Lise adını vermiştir bilinmiyor. Yunanlar, Moğolların yaratılış öyküsünün nerdeyse tıpkısı olan bir “kurt hikayesi” anlatıyorlar. Oysa Atina’da kurt yok... Kimileri de, Likya ile ilgilidir diyor, kimi "ışık" anlamına gelir diye yorum yapıyor. Ama Lise, doğulu Apollo için kullanılan bir sıfattır. Apollo, Yunan mitolojisinde güneş tanrısıdır. Mersin’deki antik Soli (latince güneş demek) kentinden bol bol Liseli Apollo heykelleri çıkmıştır. Sağ eli başının üzerinden yay halinde uzanır, sol eli yere dönüktür. Bu tarz tanrı heykelleri ise, daha öncelerde İÖ 1400’lü yılların Mezopotamya’sındaki Baal heykellerinde görülür... Apollo, Hurrilerin Aplu’su, Mezopotamya’nın Baal’ıdır. Baal, sağ eliyle gökteki fırtınayı tutarken, sol eliyle yerdeki yılana hakim olur. Böylece hem yerin hem göğün "meliki"dir. Apollo ise bir taraftan güneş tanrısı olarak kabul edilir, diğer taraftan da yılanı, şifacılığının simgesidir.
Fenikelilerin Ugarit kentinde bulunan altı tablette, gökler tanrısı Baal’ın seferleri hikaye edilir. Fenikenin eli çivi tutanları, Sümer tabletlerini kendi dillerine çevirip yeniden öykülemişlerdir. Baal hikayeleri, Sümerlerin “Marduk” diye tanınan elli isimli tanrısının seyr-ü sefer hikayeleridir.
Baal batıda Apollo olmuştur.
Melkart, Herakles yerine kurban almıştır. Türkçede ise Herakles, “hergele”ye dönmüştür. İzmir Karşıyaka’da Hergele meydanı denen bir yer vardır. Karşıyakanın gediklilerinin anlattığına göre, geçmişte burada güzel bir kız ile yakışıklı bir erkek heykelleri varmış ve gençler burada piyasa yapar, bakışır, flört ederlermiş. Bu, Herkül inancında görülen adetlerdendir. Herakles’in çapkınlığından atıfla buraya “Hergele Meydanı” denmiş olmalı. Günümüzde ise, erkek ve kız heykelleri “ayıp” bulunmuş ki, ve meydandan kaldırılmış yerine, oyuncağa benzeyen bir “deniz kızı” heykeli konmuş... Ankara’da da bir Hergele meydanı vardır. Orası hakkında da bir “eşek pazarı” hikayesi anlatırlar. Mal, melik, hergele deyimlerinin bunun gibi sessiz ve ortak hikayeleri vardır.
mülk (milk), malik, emlak, istimlak, malikane, mamelek, meleke, melik, memleket, memluk, müstemleke, temellük, temlik...
Arapçadan başka Sami dillerinde de benzer sözcükler vardır:
Fenikelilerde Krallara Baal, Bil, Akatçada Milq, Melk ünvanları verilirdi.
Melkart veya Milkqart Fenikelilerin Sur kentinin koruyucu tanrısının adıydı qart, Fenike dilinde kent anlamına gelirdi. (Akatçası qartu)
Makedon kralı İskender, önde gelen Fenike kentleri Arados, Byblon ve Sayda’yı fethettikten sonra, Sur kentini kuşattı. Sur Melikesi koştu ve İskender’e bağlılık bildirdi. Böylece İskender Sur kentini de rahatça fetih topraklarına katacaktı... Ama...
Böyle olmadı.
İskender burayı işgal etmek için bir mendirek inşa ettirdi. Ardından Fenikelilerin direnişleri karşısında kanlı bir saldırı ile burayı sonunda topraklarına kattı.
Neden?
Sur Melikesi, İskender’e bağlılığını belirttiği halde neden böyle oldu?
Sebep, Melkart idi...
İskender, Melikeye Melkart tapınağında kurban sunmak istediğini söylemişti...
Çünkü İskender bir Makedondu ve Makedonlar Herakles’e inanır ona taparlardı. Melkart da Makedonların tanrısı Herakles’in Fenike’deki karşılığıydı. Fenikeliler, Makedonların gücünü görmüş, savaşmayı göze alamamış, biat etmeyi uygun görmüşlerdi. Ama Melkart onların tanrısıydı ve Makedonların, onu, kendi Herakles’leri yerine koymasını asla kabul edemezlerdi...
Bunun için canları pahasına direndiler.
Makendonların kanlı saldırısından kurtulanlar olmuştu: Melkart tapınağına sığınanlar... İskender, tapınağa sığınan herkesin (kral dahil) canını bağışladı ve Fenikelilerin yüzlerce yıllık Sur kenti, bir Makedon kolonisine dönüştü.
Herakles için Fransızlar Hercule (Herkül) derler. Çapkın olduğu kadar kuvvetli bir tanrıdır. Arkadya’nın güzel prensesi Auge (Avge)yi hamile bırakmıştır. Avge, oğlu Telefos’u doğurmuş ama dışlanmış olduğundan, baba topraklarında artık kalamamış ve Bergama’ya sığınmıştır, burada da ölmüştür. Mezarı Bergama’dadır ama yeri bulunamamıştır. Bergama ve yöreleri de eskiden Makedon nüfusun yoğunluklu olduğu yerlerdi. İskender de, Aristo’dan ne öğrenmişse, buralarda öğrenmiştir. Daha Bizans, Bizans olmadan entrika merkezi Atina idi. Aristo, da burada, entrikalar sonucu Yunanlı egemenlerin gözünden düşünce, kafayı dağıtmak için Misya'ya, akrabalarının yanına varır. Misya bugünkü Balıkesir, İzmir taraflarıdır. Makedon kralı Filip de oralardadır. Çağırtır Aristo'yu, ona der ki, "Madem senin kıymetini bilmediler. Hele gel şu benim haşarıyı adam et!". Böylece Aristo, küçük İskender'in özel eğitmeni olur. Öyle ki, İskender onun için "ikinci babam" der. Aristo ona ne öğretmişse mutlaka Doğu bilgileridir; çünkü İskender, büyüyüp de dünyanın tanıdığı "Büyük İskender" olduğunda, gözünü doğrudan doğruya doğuya dikmiş, hırsla hep doğuya saldırmıştır. Aristo ise, öğretmenliğini tamamlayıp, onu, dünyaya bela olmaya hazırladıktan sonra, Atina’da bugünkü Panathinaikos takımının stadının bulunduğu yerin yakınlarında kendi okulunu açar: “Lise”yi kurar. Burada, sonradan Atatürk'ün “sağlam kafa, sağlam vücutta bulunur” diye özetlediği eğitim anlayışı ile dersler verir. Derslerini de ağaçların arasında gezinerek anlatır. Buraya neden Lise adını vermiştir bilinmiyor. Yunanlar, Moğolların yaratılış öyküsünün nerdeyse tıpkısı olan bir “kurt hikayesi” anlatıyorlar. Oysa Atina’da kurt yok... Kimileri de, Likya ile ilgilidir diyor, kimi "ışık" anlamına gelir diye yorum yapıyor. Ama Lise, doğulu Apollo için kullanılan bir sıfattır. Apollo, Yunan mitolojisinde güneş tanrısıdır. Mersin’deki antik Soli (latince güneş demek) kentinden bol bol Liseli Apollo heykelleri çıkmıştır. Sağ eli başının üzerinden yay halinde uzanır, sol eli yere dönüktür. Bu tarz tanrı heykelleri ise, daha öncelerde İÖ 1400’lü yılların Mezopotamya’sındaki Baal heykellerinde görülür... Apollo, Hurrilerin Aplu’su, Mezopotamya’nın Baal’ıdır. Baal, sağ eliyle gökteki fırtınayı tutarken, sol eliyle yerdeki yılana hakim olur. Böylece hem yerin hem göğün "meliki"dir. Apollo ise bir taraftan güneş tanrısı olarak kabul edilir, diğer taraftan da yılanı, şifacılığının simgesidir.
Fenikelilerin Ugarit kentinde bulunan altı tablette, gökler tanrısı Baal’ın seferleri hikaye edilir. Fenikenin eli çivi tutanları, Sümer tabletlerini kendi dillerine çevirip yeniden öykülemişlerdir. Baal hikayeleri, Sümerlerin “Marduk” diye tanınan elli isimli tanrısının seyr-ü sefer hikayeleridir.
Baal batıda Apollo olmuştur.
Melkart, Herakles yerine kurban almıştır. Türkçede ise Herakles, “hergele”ye dönmüştür. İzmir Karşıyaka’da Hergele meydanı denen bir yer vardır. Karşıyakanın gediklilerinin anlattığına göre, geçmişte burada güzel bir kız ile yakışıklı bir erkek heykelleri varmış ve gençler burada piyasa yapar, bakışır, flört ederlermiş. Bu, Herkül inancında görülen adetlerdendir. Herakles’in çapkınlığından atıfla buraya “Hergele Meydanı” denmiş olmalı. Günümüzde ise, erkek ve kız heykelleri “ayıp” bulunmuş ki, ve meydandan kaldırılmış yerine, oyuncağa benzeyen bir “deniz kızı” heykeli konmuş... Ankara’da da bir Hergele meydanı vardır. Orası hakkında da bir “eşek pazarı” hikayesi anlatırlar. Mal, melik, hergele deyimlerinin bunun gibi sessiz ve ortak hikayeleri vardır.
PULASATLAR (FİLİSTİNLER) PELAGLARIN TORUNU MUYDU?
Eski Mısır’da II. Ramses’in ve Merenptah’ın hüküm sürdüğü yıllarda, Akdenizden derleme halklar, “Deniz halkları” diye anılan topluluklarla, Doğu Akdeniz kıyılarına kitlesel olarak göç etmişlerdi. Bu halkların arasında bulunan ve Pulasatlar (kimi yerde Purasatlar diye geçiyor) veya Tereşler denen halkın, Filistin kıyılarına yerleşerek, buraya Filistin denmesine neden oldukları biliniyor. Pulasatlar hakkında fazla bilgi bulunmuyor. Mısırlılar, bunların başlıklarını tüylerle kaplı olarak resmetmişler. Pulasatların konuştukları dil, Sami dillerinden değildi. Bunlar, Ege havzasından gitmişlerdi. Halikarnas Balıkçısı, Filistin’e sonradan “Lat” adını alacak olan “Leto” heykelini bunların götürdüklerini yazar.
Mısır metinlerinde “trş” şeklinde yazılan isimleri, tereş, taraş, turuş, tiriş... şekillerinde söylenebilir. Bunu kesin bilmiyoruz. Sembolik olarak “Tereş” kullanılıyor. Ancak İsrailli akademisyenlerden, bunlar için “Etrüskler” diyenler de var. Karnak yazıtlarında onlar hakkında, “Her yerden gelen Kuzey halkları” deniyor. Göçebe bir halk mıydı acaba?
Eski Mısır elyazmalarını inceleyen Emmanuel DE ROUGE, Pulasatların ya da Filistinlerin, Pelaglar olduğunu ortaya atıyor. Pelaglar, Orta Yunanistan ve Girit’in yanı sıra, bizim Ege kıyılarının da eski halklarındandı.
Dilleri hakkında kesin bilgi olmayan Pulasatlar, yöneticilerine “seren” veya “seran” diyorlardı. Yunanca “tiran” bu sözcükten türemiş olabilir...
Mısır metinlerinde “trş” şeklinde yazılan isimleri, tereş, taraş, turuş, tiriş... şekillerinde söylenebilir. Bunu kesin bilmiyoruz. Sembolik olarak “Tereş” kullanılıyor. Ancak İsrailli akademisyenlerden, bunlar için “Etrüskler” diyenler de var. Karnak yazıtlarında onlar hakkında, “Her yerden gelen Kuzey halkları” deniyor. Göçebe bir halk mıydı acaba?
Eski Mısır elyazmalarını inceleyen Emmanuel DE ROUGE, Pulasatların ya da Filistinlerin, Pelaglar olduğunu ortaya atıyor. Pelaglar, Orta Yunanistan ve Girit’in yanı sıra, bizim Ege kıyılarının da eski halklarındandı.
Dilleri hakkında kesin bilgi olmayan Pulasatlar, yöneticilerine “seren” veya “seran” diyorlardı. Yunanca “tiran” bu sözcükten türemiş olabilir...
12 Ağustos 2010 Perşembe
Ş(A)VT ÇIKTI MISIR’DAN YOLA KALAKALDI AFGAN ELİNDE ÇADORDA
Hiyerogliften latin yazısına geçirirken: “şwt” okurken, şavt veya şevıd, Eski Mısır’da gölge anlamında kullanılırdı. Kişi ve gölgesi ayrılmazdı. Şavt, duvar resimlerinde, kara renkte ve küçük bir insan figürü olarak insanların ve tanrıçaların arkalarında çizilirdi. (Her insanın bir gölgesi vardı ve her gölgenin de bir kişisi olmalıydı). Şavt, ölümü de simgelerdi. Yani insanlar her an arkalarında ölümün gölgesi olduğunu düşünürlerdi. Gittikleri her yere o da gelirdi.
Eski Mısır yok oldu gitti. Ama şavtları kaldı. Şöyle:
Shade, İngilizce (şeyd) okunur. Anlamı gölge. Eski İngilizcede, sceadwe (siidvı) veya sceadu (siidı) imiş. Hollandacası, schaduw (şaduv).
Bir de shadow (şedov) var. Gölge anlamında yine. En eski İngilizce yazılışı: schadew (şedıv)
Tesadüf olabilir mi?
Bakalım başka neler var?
Got dilinde: skadwjan (skadıyan)
Eski Yunanca:
Skoto : hem ölüm, hem de karanlık anlamına geliyor. Homeros ölmek için, “gün ışığını artık görememek” dermiş. Skoto, gölge anlamına da geliyor.
İrlandaca: scath (sketd)
Bretonca: skeud (sköd)
Ee daha daha:
Sanskritçe sku: örtmek anlamında
Buradan da Fransızca couvrir (kuvrir) örtmek, obscure (karanlık) güneşi örtülüden yani...
Eski Yunanca’daki skoto do bu kökten yola çıkmış olabilir.
Biraz uzaklaştık sanki. Gölgeden, örtmeye, ölmeye, karanlıklara geldik. Ama şavt, kara idi ve ölüm anlamına da geliyordu.
Daha neler var:
Fransızca ombre yani gölge ve ondan hareketle ombrelle eski Fransızca’da şemsiye, gölgelik yani. Onlardan da İngilizler almış umbrella (ambrella) yapmış.
Güneş, kapatmak, kara, karanlık, ölüm, gölge. Yok yok çok uzaklarda değiliz.
Başka yerlere bakalım biraz da:
Şadorvan veya şadervan, Farsça gölgelik demek, aynı zamanda saltanat çadırı. Çadır da benzeri bir kelime. Acaba Türkçe “çatmak”tan mı geliyor ya da şavt’ın kılık değiştirmiş hali mi? Ama üç şeyi çattınız mı, çatı da yaparsınız gölgelik de. Çatmak, üçlemekten geliyor olabilir mi?
Eski Mısır’da üç için ne derlerdi acaba? Değişik diyalektlerde "hamto" veya "şomnt"...
Ç ve ş ve sk sesleri birbirine dönüşebilir ve birbirine doğru evrilebilir seslerdir.
Ruhun şâd olsun ne demek acaba? Nişanyan bunu çözememiş. Şâd’ın kökenini bulamamış....
Şâdâb, suya doygun, yeşil otlak demek. Âb su demek. Şâd ise bol olabilir mi? Ya da serinlik, ferahlık mıdır? Ruhun şâd olması, ferah olması olabilir. Gölge de ferahlık verir değil mi?
Çadır da gölgelik sağlar. Farsça çador da deniyor.
Yani Afgan kadınlarının örtündüğü çarşaf: çador. Kara renkli değil mi? Güneşten ve bakıştan saklıyor ve kadını gölge haline getiriyor, hatta bir ölü gibi. Erkeğin peşinde kara şavt gibi geziyor kadın.
Eski Mısır yok oldu gitti. Ama şavtları kaldı. Şöyle:
Shade, İngilizce (şeyd) okunur. Anlamı gölge. Eski İngilizcede, sceadwe (siidvı) veya sceadu (siidı) imiş. Hollandacası, schaduw (şaduv).
Bir de shadow (şedov) var. Gölge anlamında yine. En eski İngilizce yazılışı: schadew (şedıv)
Tesadüf olabilir mi?
Bakalım başka neler var?
Got dilinde: skadwjan (skadıyan)
Eski Yunanca:
Skoto : hem ölüm, hem de karanlık anlamına geliyor. Homeros ölmek için, “gün ışığını artık görememek” dermiş. Skoto, gölge anlamına da geliyor.
İrlandaca: scath (sketd)
Bretonca: skeud (sköd)
Ee daha daha:
Sanskritçe sku: örtmek anlamında
Buradan da Fransızca couvrir (kuvrir) örtmek, obscure (karanlık) güneşi örtülüden yani...
Eski Yunanca’daki skoto do bu kökten yola çıkmış olabilir.
Biraz uzaklaştık sanki. Gölgeden, örtmeye, ölmeye, karanlıklara geldik. Ama şavt, kara idi ve ölüm anlamına da geliyordu.
Daha neler var:
Fransızca ombre yani gölge ve ondan hareketle ombrelle eski Fransızca’da şemsiye, gölgelik yani. Onlardan da İngilizler almış umbrella (ambrella) yapmış.
Güneş, kapatmak, kara, karanlık, ölüm, gölge. Yok yok çok uzaklarda değiliz.
Başka yerlere bakalım biraz da:
Şadorvan veya şadervan, Farsça gölgelik demek, aynı zamanda saltanat çadırı. Çadır da benzeri bir kelime. Acaba Türkçe “çatmak”tan mı geliyor ya da şavt’ın kılık değiştirmiş hali mi? Ama üç şeyi çattınız mı, çatı da yaparsınız gölgelik de. Çatmak, üçlemekten geliyor olabilir mi?
Eski Mısır’da üç için ne derlerdi acaba? Değişik diyalektlerde "hamto" veya "şomnt"...
Ç ve ş ve sk sesleri birbirine dönüşebilir ve birbirine doğru evrilebilir seslerdir.
Ruhun şâd olsun ne demek acaba? Nişanyan bunu çözememiş. Şâd’ın kökenini bulamamış....
Şâdâb, suya doygun, yeşil otlak demek. Âb su demek. Şâd ise bol olabilir mi? Ya da serinlik, ferahlık mıdır? Ruhun şâd olması, ferah olması olabilir. Gölge de ferahlık verir değil mi?
Çadır da gölgelik sağlar. Farsça çador da deniyor.
Yani Afgan kadınlarının örtündüğü çarşaf: çador. Kara renkli değil mi? Güneşten ve bakıştan saklıyor ve kadını gölge haline getiriyor, hatta bir ölü gibi. Erkeğin peşinde kara şavt gibi geziyor kadın.
11 Ağustos 2010 Çarşamba
“KARA BAŞLI HALK” NE DEMEK?
Sümerlilerin silindir yazıtlarda, kendilerine “sag –gi” (kara baş / kara kafalı) demesi üzerine çok yorumlar yapılmıştır. Kara ile kastedilen saç rengi midir, yoksa kara başlıkları mı vardır ve daha bir çok şey söylenmiştir. Kara kafalı deyimine ben bir Brahman duasında rastladım. Anlamı “genç kişi” idi; yani saçı beyazlamamış, kara olan (genç) kişi. “Kara kafalı” ya da “kara başlı” deyimi başka dini metinlerde de geçiyor. Ancak bunlarda anlam farklı. Orta Asya şamanlarının bazı dualarında geçen “kara başlılar”, tanrıya (gök tanrı) dağda adak sunanlar anlamında. Araştırmacıların görüştüğü şamanlar, binlerce yıldan beri bu duaların edildiğini, artık unutulmuş olan, ama yalnızca şamanların bildiği bir dilde söylendiğini belirtmişler. Dua metinlerini buldum ve üzerinde çalışmam ilerledikçe daha ilginç şeylerin çıkacağına inanıyorum.
AYDIN İLİNİN ADI ATİN'DEN GELİYOR
Aydın ilinin eski adı Latince'de "Athini" olarak yazılıyordu. Tarihçi Cerlini'nin "i Turchi d'Athini" diyerek ifade ettiği Türkler, "Atina Türkleri" değil, "Atin" ilindeki Türkler idi. Antheia yazılı kaynaklar da vardır. Traklar buraya "Tralles" adını vermişti. İÖ 26 yılında bir depremde yıkılan şehir, Romalı Andronikas tarafından yeniden imar edildi. Bundan sonra, buraya Andropolis dendi. Menteş Bey burayı ele geçirdiğinde "Güzelhisar" demişti. Anlaşılan, Venedikliler en eski adı olan Athini adını Türkler geldiğinde de kullanıyorlardı. Aydınoğullarının ilk ele geçirdiği yerler, Ayasluğ (Selçuk), Efes ve İzmir idi. Türkler, Bizans'ın sırtını döndüğü tüm denizci ve korsanları işe almış, yanlarına kendi askerlerini de katarak önemli bir deniz gücü oluşturmuştu. Bu korsan ve denizciler de Türklerin dinini benimsedi ve zaman içinde Türkleştiler. Umur Bey zamanında Venediklilerle ilişkiler oldukça gelişti. Onun için, Türkler Aydın adını, Atin'i Türkçe telaffuz ederek de anmış olabilirler. Eskiden Aydın civarında, "Athena" isminde bir yerleşim yeri bulunuyordu. Aydın adı, buradan geliyor olabilir. İstanbul, nasıl Constantinopolis'in Türkçe telaffuz edilmesi ile ortaya çıkmışsa, Aydın da öyledir. Kaldı ki, Cerlini'nin "Athini Türkleri" diye andığı 1320'lu yıllarda Atina'da Türk idaresi yoktu. Hatta Atina'yı o zaman Yunanlılar da yönetmiyordu. O tarihte Atina, Katalanların yönetimi altındaydı. Bugünün İspanyolları olan Katalanlar becerikli korsanlardı ve Atina'yı bir dönem ele geçirmişlerdi.
2 Ağustos 2010 Pazartesi
AKYILDIZIN NİLİ TAŞIRDIĞI GÜNLER
Akyıldız, Sirius, Şi’ra-i Yemaniye, Yemani yıldızı, Büyükköpek, Kelb-ül ekber, the dog star, sirio... yani Büyük Köpek Takımyıldızından en parlak olanı. Eski Mısırlılar, Sirius yıldızı göründü mü, bakarlarmış Nil nehri de taşıyor. Bu nedenle onlar, Sirius için “bekçi köpeği” demişler. Ayrıca, bu yıldızın görüldüğü zamanlarda aşırı sıcaklar olurmuş. Hem, “bu sıcak günlerde, hava açık olursa, bereket gelir, beraberinde yağmur getirirse iyi günleri ummak boşa olur” derlermiş.
Eski Roma’da bu sıcak günler için, “diēs caniculārēs” (küçük köpek günleri) denirmiş, 24 Temmuz ile 24 Ağustos arasında imiş. Eski Çiftçiler Almanağına göre ise, 3 Temmuz ile 11 Ağustos arasında. Başka kaynaklarda bu tarihler sapmalar gösteriyor. Romalılar, bu zamanlarda görülen aşırı sıcaklara, Sirius yıldızının “öfkesinin” neden olduğuna inanır ve yatıştırmak için, bir kahverengi köpek kurban ederlermiş.
Tarihçi Plinus, bu günler için, köpeklerin azdığı günler der ve şu ilginç bilgiyi aktarır: “Eski Mısırlılar, köpek günlerinde erkenden uyanan antilopların Sirius’a taptığına inanırlarmış”.
Köpek günleri, yangınlar, kuraklık ya da sel baskınları getirirmiş.
Osmanlının, eyyâm-ı bâhur dediği, halkın “harman sıcağı” olarak adlandırdığı bu günler için (Ağustos ayının ilk yedi günü), halk arasında, güneşe maruz kalan ciltlerin lekeleneceği inancı da vardır.
Eski Roma’da bu sıcak günler için, “diēs caniculārēs” (küçük köpek günleri) denirmiş, 24 Temmuz ile 24 Ağustos arasında imiş. Eski Çiftçiler Almanağına göre ise, 3 Temmuz ile 11 Ağustos arasında. Başka kaynaklarda bu tarihler sapmalar gösteriyor. Romalılar, bu zamanlarda görülen aşırı sıcaklara, Sirius yıldızının “öfkesinin” neden olduğuna inanır ve yatıştırmak için, bir kahverengi köpek kurban ederlermiş.
Tarihçi Plinus, bu günler için, köpeklerin azdığı günler der ve şu ilginç bilgiyi aktarır: “Eski Mısırlılar, köpek günlerinde erkenden uyanan antilopların Sirius’a taptığına inanırlarmış”.
Köpek günleri, yangınlar, kuraklık ya da sel baskınları getirirmiş.
Osmanlının, eyyâm-ı bâhur dediği, halkın “harman sıcağı” olarak adlandırdığı bu günler için (Ağustos ayının ilk yedi günü), halk arasında, güneşe maruz kalan ciltlerin lekeleneceği inancı da vardır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)